"Yaşam binlerce öyküyle dolu. Sadece kendi öykülerimizden ibaret değil. Başka öyküler kendi öykülerimizi de etkiler"
Şu sıralar kim bilir kaç kişi tatil hayaliyle yatıp kalkıyor. Hele o büyük şehir insanının koşuşturmaca içerisinde geçen koskoca bir yıldan sonra öyle bir ihtiyacı vardır ki tatile. Plazalar, kalabalık sokaklar, yıldıran trafik kargaşasından sonra bir haftalığına da olsa ilaç gibidir tatil. Yaşam biçimine veya ekonomiye göre belirlenir tatil yerleri. Ben onca yorgun geçen bir kış sonrası seçilen beş veya yedi yıldızlı tatili hiç anlayamayanlardanım dır.Zira yine bir sürü insan bir arada, o aktiviteden diğerine koşuşturmaca içerisinde günde dört öğün yemek kuyruğunda ve deniz varken girilen havuzda gerçekleştirilen faaliyetler.Anlatırken bile yorulurum ben.
En güzel tatillerini Marmaris’in Orhaniye köyünde ve koylarında, Assos’ un ıssız sahillerinde geçiren eşim ve ben bu geleneği 2010 yılında oğlumuz hatırına bozduk. Ve onun gönlünü alalım diyerek bir haftalığına yedi yıldızlı bir tatil köyüne gittik. ( beş yıldızlı dan kaçarken, nasıl sa bir daha gitmeyiz düşüncesiyle yedi de karar kıldık )
Tatil köyünün kapısına geldiğimde dev bir tesisin içine girdik. Kendi ritmini tutturmuş, bacası tütmeyen dev bir fabrikaydı sanki. Ama alan o kadar genişti ki kampta kimse yokmuş kadar sakin bir ortam vardı.
Sonrasında yaşanan rutini(her gün aynı aktiviteler yapılıp, farklı şovlarla geçen bir hafta) aşağıdaki fotoğraflarda göreceksiniz. Ha bu arada bu fotoğraflar oğlumun ” baba orada da fotoğraf çekeceksen hiç gitmeyelim” serzenişleri içerisinde çaktırmadan çekilmiştir. 21. yüzyılda ki tatil anlayışlarına bir nebze belge oluşturması düşünülerek çekilmiştir.
Çanakkale’ye geldiğimden itibaren yaptığım çalışmaların bir çoğu deniz kıyısında geçen hikayelerden oluştu. Sürekli deniz kıyısında rastladığım hikayeleri fotoğrafladım. Bu çoğu zaman balıkçıların hayatları ve onlara ait izler oldu. (Balık Sırtı yaşamlar1 ve Balık Sırtı Yaşamlar-II, midyeci savaş, Den-İZ Kıyısı’ n da gibi)
Şimdi izleyeceğiniz çalışmada ise geçmişlerini geride bırakmak üzere olan mültecilerin , yeni hayatlarına başlamak için bir kaç gün geçirdikleri kıyılara bir bakış var. O kıyılarda onlara ait izler aradım durdum. Çoğu zaman bu kıyılarda mültecilerin kendisine de rastladım. Genellikle Afrika ve Arap kökenlilerdi. Kimi zaman kasabanın bakkalın da, kimi zaman ise karşı kıyıyı izlemeye dalıp gitmiş halde buldum onları.
Sonrasın da Bilgi Üniversitesi’nden arkadaşım Ethem Özgüven ve Midilli’den bir sivil toplum kuruluşunun gerçekleştirdiği ortak bir gruba dahil oldum. Kayiki isimli bir proje başlattık. Bu proje kapsamında mültecilerin yüzlerini göstermek yerine sadece yaşadıkları ortamları insanlara göstermenin daha etkili bir yol olduğuna karar verdik. İşte burada göreceğiniz fotoğraflarım bu amaçla çekilmiş fotoğraflardan ve daha öncesinde başlamış olduğum, onlara ait izler üzerine çektiğim fotoğraflardan oluşuyor.
Aşırı yük yüzünden batan lastik botlarla sulara gömülen, dövülen, boğulan ya da yaralanan mültecileri, Ege’nin her iki kıyıdasındaki güvenlik güçlerinin olumsuz tutumları, insan kaçakçılarının elinde ciddi mağduriyetlere uğrayan, insanlık dışı koşullarda seyahat etmek zorunda kalan insanlarla ilgili haberleri çok sık duyuyor ve izliyoruz. Ancak onlara ait bilgimiz sadece bunlardan ibaret. Bunun dışında bu insanların ülkelerinden kopup gelmelerinin insan hakları ihlalinden kaçış veya ekonomik sebeplerle olduğu gerçeğini unutuyoruz. Onları hemen ötekileştiriyoruz. Dünya üzerinde bir çok mülteci kampı var. O kamplardaki mülteci yaşamlarına dair bir çok proje izliyoruz. Ancak artık bunun insanları çok etkilediğinden şüphe duyuyorum. İşte bu yüzden bu çalışma da onları görmeyeceksiniz fakat onların ruhlarını hissedeceksiniz. Bundan sonra bu fotoğraflara benzer mekanlardan geçtiğiniz de artık onlar da gelecek aklınıza. Yaz tatili için geldiğiniz kıyılarda kıyıya vuran bir takım eşyalar size onları hatırlatacak artık. Kafanızı kaldırıp baktığınız karşı kıyılarda kim bilir kaç mültecinin bilinmeyen bir yolculuğa doğru çıktığını hayal edeceksiniz. Ucuz bir Çin malı çocuk şişme yatak kalıntısı size birden kendi çocuğunuzla mülteci olsanız yapacaklarınızı hatırlatacak, kıyıya vurmuş bir kırık ayak ateli yine küçük bir çocuğun karşı kıyıya hızlı gidebilmek adına acılar içinde kıvrandığı halde verdiği mücadeleyi hatırlatacak , İçi bir sürü adres ve karalamayla dolu bir defter mültecinin ruh halini anlamanızı, çalılar arasına kurulmuş derme çatma yataklar, içilen hapların kutuları sağa sola dağılmış vesikalık fotoğraflar bir çok çağrışımı beraberinde getirecek.
Evet tüm bunlar geçmişlerini bıraktıkları son kıyılar olan ege kıyılarında çekildi. Yani yeni hayatlarına başlamak için geldikleri son kıyılarda…
Doğma büyüme Sarıçay’da yaşıyor . Sarıçay Çanakkale’yi ikiye ayıran küçük bir çay. Çayın denize açılan ağzında, Çimenlik Kalesi” adında bir kale mevcut. Savaş’a göre köklerini bu kaleye borçlu. Çünkü bu kalenin yapımı sırasında askere alınmayacakları sözü üzerine çalışmaya başlamış ataları gidemeyip burada kalmışlar. Çanakkale’yi bilenler Kilitbahir Kalesi’ni mutlaka görmüştür. Tam karşısından bakıldığında görülen kaledir, Çimenlik Kalesi. Hemen kalenin dibinde kurulu Roman mahallesinde doğmuş işte Savaş. Gururla söylüyor Çanakkale’nin en eski yerleşenleri olduğunu. Çocukluğunda kıyısında top oynadığını, susayınca bu çaydan su içtiğini, dil balıkları çaya yumurtlamaya geldiğinde ellerinde şişlerle onları avladıklarını. O zaman mahallede herkesin işi var. Şimdiki gibi ekmek aslanın ağzında değil. Çocukluğu suyun kenarında geçen bir çok kişi gibi o da geçimini denizden sağlıyor. Küçük bir sandalı var. O sandalla evine bakıyor yıllardır çalışarak.
Midyecilik yapıyor. Her sabah sandalıyla açılıp bir liman altında bulunan midye tarlasına gidip, gerektiği kadar veya aldığı sipariş kadar midye çıkarıyor. Kendisine atasından yadigar kalan bu tarlayı canı pahasına koruyor. “Burası benim ve ailemin canı, canımı benden almaya kalkanın bende canını alırım” diyecek kadar. Liman altındaki midyeleri değişik boyutlara göre ayırmış kendince. Ne zaman hangisinin büyüyeceğini biliyor ve o sıraya sadık kalarak çıkartıyor midyeleri. Bazı aylarda midyelerin beyaz bir sıvı yayarak dölleme yaptıklarını anlatacak kadar da biliyor işini.
Ben Savaş’ı Çanakkale’ye geldiğimden beri tanırım.Yani 11 yıl olmuş dostluğumuz. Onu hep çalışırken gördüm. Hatta ailecek çalışırlar. Eşi her daim yanındadır. Bazen midyeye birlikte gittiklerine de şahit olmuşumdur. Gitmediği zamanlar dönüşlerinde ayıklama işlemine mutlaka yardımcı olur. Bir ayağını dalgıçlık yaptığı zamanlarda kaybetmiş Savaş. İçkiye çok düşkün. Ekonomik sebeplerle şarabın hep kötüsünü içer. Şarap olmadığında ise bira.
O gün bende takıldım onlara. Aşağıda onların her gün yaptığı rutinden fotoğraflar göreceksiniz. Yanında o gün ilk kez gördüğüm yardımcısıyla beraber çıktık. O da akrabası. Baştan beri bir büyük hayalleri var. Aşağıda göreceğiniz “Bizim Asker” isimli tekneyi almak istiyorlardı. Hatta almışlar. Onunla daha büyük paralar kazanabilecekleri balık avına çıkmaktan bahsettiler.
Dün Çanakkale’nin yerel basınından birisinde -Sarıçay’da Kaçak Midye avına çıkan kişiler tutuklandı- diye bir haber okudum. Onların olmasını hiç istemiyorum.
1 yıl 365 gün 52 hafta ve 12 aydır. Bir yıl boyunca her gün köy okulları sabaha yalnız uyanır. Olmayan öğretmenler, olmayan sınıfların kapılarını açar ve olmayan anne babaların olmayan çocuklarını içeri alır. Köy okulları, unutulmuşluğun, yok sayılmışlığın ve terkedilmişliğin resmi ilmuhaberleri, suskun tanıklarıdır. Devletin bir büst, iki mevsimler panosu bırakarak kaderine terkettiği köy okulları, elleri çıplak, gözleri çapaklı çocukların tek çıkış yoludur.
Köy okulları son 10 yıldır gerçek anlamı ile terkedilmişliği ve unutulmuşluğu yaşıyor. 10 yıl kadar önce devlet, önemli sayıda köy okulunu kapattı. Öğrencilerini daha güneş doğmadan gruplar halinde toplayarak araçlara bindirip uzaklara, bilmedikleri tanımadıkları köylere, öğretmenlere, okul bahçelerine taşımaya başladı.
Kimi yerde şiddet, kimi yerde tarikat politikaları, kimi yerde yoksulluğun kahredici hükümleri egemen oldu. Kârlılık, verimlilik, kalkınma sözlerinin göz kamaştırıcı vaatleri hüküm sürerken okulları korkunun ölüm sessizliği sardı.
Siyah takımlı, makam arabalı beyler köylere hizmet götürmenin ne kadar zor olduğunu söylediler; çetin doğa koşullarını, güvenlik problemlerini anlattılar; yoksunluktan korkan öğretmenleri köylere gönderemediklerinden bahsettiler; ama devletin gidemediği mayınlı tayınlı, tozlu topraklı, karlı virajlı yolları öğrencilerin gitmesinde bir sakınca görmediler.
Milli Eğitim Bakanı, taşımalı eğitimi anlatır ve savunurken bu işin ne kadar kârlı olduğundan dem vuruyor; maliyet hesapları ve tasarruf tedbirleri sıralıyor, dilinden rakamlar ve paralar dökülüyordu. ”Peki ama ya çocukların eğitimi?…” diyen çatlak sesler, “milletin devleti ile bölünmez bütünlüğü” uğruna susturuluyordu.
700 bine yakın öğrenci, 700 bine yakın çocuk, devlet baba onları koruyamadığı, köylerine asker ve imam gönderdiği halde öğretmen gönderemediği için her gün bir köyden diğerine sürükleniyor. Ekonomi tablolarının okları ve borsa grafiklerinin eğrileri öyle istemediği için “devlet baba” parasını, imkanlarını ve ilgisini bu okullardan esirgiyor, okulları İŞLETME, öğrencileri MÜŞTERİ, eğitimi TİCARET olarak gören şirket-devlet, müflis bir tüccar gibi, elden çıkaracağı en kolay malını, okullarını terkediyor.
Halbuki, köy okulları iki Atatürk fotoğrafı, sahte deriden ucuz sümenli masalar, bir müdür ve bir hademe ile kuran herhangi bir devlet dairesinden başka anlamlar taşır. Köy okuları hayatı öğretirdi, askerlik ya da düğünler olmasa köyünden hiç dışarı çıkamayacak çocuklara dünyayı getirirdi. Köy okulları, varolduğu bilinen farklı bir dünyaya açılan kapıydı. DMO damgalı dünya haritalarında görünmeyen köyün çocukları her sabah o haritalara bakarak hayal kurarlardı. Çocuklar, boyası çoktan dökülmüş insan maketleri üzerinde çalışırken, “Arapça dua eden insanın Latince kemik adlarını” öğrenirdi. Devletin kitap göndermediği okul kütüphanelerinin duvarına yazılı “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” yazılarını heceleyerek okurlardı.
Parkı, oyun bahçesi olmayan köyün çocukları için okulların bahçesi oynamak için tek mekândı; Sert toprağın erkenden nasırla bezediği küçük eller birbirine dokunur ve birbirinden kaçardı. Resmi bayramlarda, törenler sırasında ellerine küçük bayraklar tutuşturulan çocukların “devlet baba” ile ilk buluşmasının mekânı köy okullarıydı. Cumhuriyet cumhura sahip çıkacaksa eğer ve çocuklar “devlet baba”dan pek çok kereler yiyecekleri tokattan önce bir miktar şefkat göreceklerse eğer köylerdeki okullar tam yeriydi.
Son on yılda kaderine terkedilmiş köy okulları, çocuk cıvıltılarıyla birlikte neşesini kaybetmiş okul bahçeleri, yakıcı bir ironiyle üzeri tozlanmış devlet sloganları, büstler, panolar… geri kalmışlığın utancını bir kez daha hatırlatıyor.
Hiç köy okulu görmemişseniz bile tanıdık gelebilecek, devlet buyurganlığının ve umursamaz uzaklığının fotoğrafları bunlar. Zorunlu göçlerin en acısının, ufacık çocukların oradan oraya sürgün edilmesinin fotoğrafları. Nice devletler kurmuş olmakla övünen bir ulusun, bir uygarlık kuramadığını bilerek içten içe, yersiz yurtsuzluğuna kılıf uydurmasının fotoğrafları.
Bir yeri bırakıp giderken insan kendisini de terkediyor ve her terkediş daha bir yalnızlaştırıyor yerini yurdunu arayan bu ulusu. Terkedilmiş evler, terkedilmiş köyler, terkedilmiş dağlar, ovalar, ırmaklar, terkedilmiş anneler, kadınlar ve çocuklar, terkedilmiş diller ve gözler, tarihinin yazıldığı bu topraklarda ilkokul çocuklarına terketmeyi öğretiyor.
Yazı: Yrd.Doç.Murat GÖÇ
Çanakkale’ye geldiğimden beri tanıyorum bu bir avuç insanı.Daracık bir alanda yaşam mücadelelerini sürdürüyorlar. Gelibolu/Ecekoy’daki arkadaşları gibi onlara da ata yadigari bu iş.Son yıllarda Çanakkale’nin hızla büyümesi sonucunda onlarda nasibini alıyor bir süredir. Çarpık kentleşme onlarında en büyük problemi. Önce yanıbaşlarına koskoca bir liman konduru verdiler. Merkeze yanaşamayan büyük turist gemileri, Kale seramik vb. yerlerin nakliye işleri bu limandan yapılacaktı. Ardından liman bir sürü el değiştirdi. Petrol depolama alanı bile oldu sonunda. Şimdilerde GESTAŞ’ın yolcu taşıma gemileri de buraya yanaşıyor. Hemen yanıbaşında Kepez meyvalıklarının sahille buluştuğu yerde Kepez balıkçılarının küçük bir sığınağı var.Sığınağın sol tarafında Belediye halk plajı ve bu sığınak arasında 300 metrelik bir alan içerisinde konuşlanmış balıkçılar.
Dedelerinin babaları 27 hane olarak Bulgaristan’dan göç etmişler. Çanakkale Kepez köyünü (ilk adı Hamidiye köyü) kurmuşlar. 26 hane çiftçilik (sebzecilik, meyvacılık)le uğraşırken 1 hane balıkçılık yapmaya karar vermiş. Akıntılı Burun’da o günden beri manyat’la balıkçılık yapılıyor.
TEKNİK:
Bu mevkide akıntı çok kuvvetli olduğundan balıklar göç mevsiminde burada kıyıdan gitme yolunu seçiyor.
Balıkçılar gözetleme kulelerinin üzerinden gözetleme yapıp, balıkların geçtiğini gördüklerinde , üst taraftaki tayfalara mola diye bağırıyor ve geçen balığın önünü manyat’la çeviriyorlar.
Bu teknik hiç değişmemiş.Akıntı çok olduğundan başka tür kıyı avlanması yapılamıyor.Bu bölgede bu usülde ikinci avcılık sadece Kilitbahir Namazgah Feneri önünde yapılmaktadır.
TAKIM REİSİ
ALIÇO KAPTAN: ( Halil TOPSOY)
1946 Kepez doğumluyum. Balıkçılık yaparak SSK dan emekli oldum.
1960 yılından beri Akıntılıburun mevkiinde manyat(bir çeşit ağ) la avcılık yapmaktayım. Mevsimlere gore (Mart,Nisan,Mayıs aylarında) Zargana, Kefal, Mırmırıs, Lüfer, Gümüş, Sarpa türü balıklar avlıyoruz.Her geçen gün kuralsız av yapıldığından balık neslinin çok hızlı bir şekilde tükendiğini görüyorum.
Ilk yıllarımızda ufak istakozların, böceklerin, hatta 10-15 kg lık çıplak balıklarının yakalandığını bilirim.
Şu anda herkes resmen her türlü balık katliamını yapıyor. Ben de bu durumdan büyük üzüntü duyuyorum.
İki oğlum ve eşime sadece bu işi yaparak baktım. Ancak şu anda zor günler yaşıyorum.
CİHAT SAZLI : TAYFA
1957 Kepez doğumluyum. 12 yaşından beri balıkla uğraşıyorum. Asıl mesleğim tekne ustalığı. 2 yıldır ekibin üyesiyim. Ondan once Dardanel Spor Kulübünün teknik elemanıydım.Oradan emekli oldum.Güzel sanatlar resim bölümünden mezun bir kızım birde ilköğretimde okuyan bir oğlum var.Onlar için yeniden balıkçılığa döndüm.
Çok çeşitli balıklar gördüm. Şimdi ise çok az çeşit görüyorum.
Uzun yıllardır hep Hemingway’in balıkçılarına öykünürdüm. Ne zaman deniz gelse aklıma, gözümün önüne hep duvarlarda kurutulmuş deniz ürünleri, tavanlardan sarkan ağlar, basit yaşamlar, derme çatma malzemelerden yapılmış balıkçı kulübeleri vb. gelirdi. Çanakkale’ye geldiğim günlerden itibaren hep böyle bir çalışma yapacak mekan aradı durdu gözlerim. Sonunda bir dostumun tavsiyesiyle buldum Ece Limanı’ nı. İlk fırsatta alet edavatı ve çadırımı toplayıp yola koyuldum. Bana orayı tavsiye eden arkadaşımın bir yakını beni oraya götürebileceğini belirtti. Çünkü orayı herkesin bulamıyacağını ve kendi arabamla gitmemin bozuk yollardan dolayı riskli olacağını söyledi. Nereden bilirdim beni götüren kişinin Ece Koy’daki balıkçılarla küs olabileceğini.Beni Ece Koy’un ortasında bırakıverdi elimde eşyalarımla.”Abi Ece Koy burası, ben bu adamlarla konuşmuyorum.Gerisini sen halledersin” deyiverdi. Birazdan aşağıda göreceğiniz köyün ortasında ben ve bana bakan tanımadığım onlarca yüz. Sonunda kendime gelip birilerine seslendiğimi hatırlıyorum. ” Merhaba ben sizlerle bir fotoğraf çalışması yapmak için geldim buraya. Bana çadır kurabileceğim bir yer gösterebilirmisiniz?” İlk şaşkınlığını atan yüzlerden birisi ” Abi burada biz varken çadırda kalınır mı?” dedi. Eğer benim için bir mahsuru yoksa boş olan balıkçı barınaklarından birisine yerleşebileceğimi söyledi bana. Böyle bir teklife havada atladım tabiki.
Sonraki bir iki gün etrafı, insanları, yaptıkları işleri tanımaya çalıştım. Boynuma astığım fotoğraf makinemle tek bir kare çekmedim. Onlar adeta beni ve makinemi unutuncaya kadar sürdü bu. Günlük işlerinde yardım ettim onlara. Şakalarına karıştım. Kavgalarını , sohbetlerini izledim bir süre. Kimde çay varsa, kimde yemek yapılmışsa gizlice öğrenip, bende baskınlar yaptım, kuruldum sofralara, onlar gibi. Sonrasında gerisi kendiliğinden geliverdi işte. Yaklaşık yirmi gün kaldım onlarla birlikte. Geride hala devam eden güzel dostluklar ve anılar kaldı . Yediğim balığı her zerresine kadar ziyan etmeden yiyorum şimdilerde. O balığın soframa gelene kadar ki emek sürecini biliyorum çünkü. Çalışmaya giderken, filmlerdeki gibi her gün rakı-balık yapacağımı düşünüyordum. Oysa oradaki insanların yakaladığı her balığın ailesinin bütçesini oluşturacağını öğrendim. Yakalanan her balık başına alınan ücret onlar için o kadar önemliydi ki; ellerinden gelse hiç balık yemeyeceklerdi. Ağlardan geriye kalan , yıpranmış balıklar toplanıp, ayıklanıyor,içerisinde satılamayacak kadar defolu olanlar toplanıp ( o da o gün balık varsa) akşam soframıza geliyordu.
Limana 7 km. uzaklıktaki Beştepe Köyün’e 600 yıl önce Balıkesir’in Dursunbey ilçesinden gelmişler. O zamandan beri balıkçılık ve tarla işleriyle uğraştıklarını öğrendim. Osmanlı zamanında Rumlardan öğrenmişler balıkçılığı. O zamandan beri ata yadigari olarak sürdürüyorlarmış bu işi.Çoğu zaman yukarıya köye gitmedikleri oluyor. O yüzden yasak araziye kurdukları derme çatma ahşap korunakları evleri gibi olmuş neredeyse.Kadın erkek birlikte çalışıyorlar.Ama kadınlar aynı zamanda hem balığa çıkıyor, hem tarlada çalışıyor hemde ev işlerini yapıyorlar.
Eylül ayında gittiğim için bölgede henüz balık akını başlamamıştı. Kimi teknesini az sonra başlayacak balık akınlarına hazırlıyor kimiyse ağlarını tamir ediyordu. Sekiz metrelik teknelerin burun kısmının altında iki küçük cam pencereden izliyorlar balık sürülerini. Tekneye bir kişi yüzükoyun uzanıyor, camlardan denizi izliyor.Lüfer gerçek beklentileriydi. Çünkü doyurucu para onula geliyormuş. Lüfer sürüsü liderini takip ettiğinden dolayı pencereden bakan kişi lideri bekleyip geldiği anda dümendeki diğer kişiye yön veriyor.Ağlar sürünün etrafına çevrilip, çekiliyormuş. Koydaki hareketliliği akın zamanı dışında yürütülen dalyancılık sağlıyordu. Günde iki kez teknelere binilip açıkta konuşlanmış dalyanlar kontrol ediliyor.Ağlara takılan balıklar toplanıyordu. Her sabah erkenden gelen kamyonetlere yükleniyordu kasalar.Köyde yaşayan bir kaç çocukta babalarını her daim izleyerek öğreniyorlar bu işi. Günleri kah teknelerin arasında oynayarak, kah bisiklete binmekle geçiyordu. 2004 Eylül’ünde yaptığım bu çalışmayı tamamen filmle yaptım. Bine yakın karenin hepsini sizlere izletmeme olanak yok. O yüzden seçtiğim bir kaç kareyle anlattıklarımı sizlere göstermeyi nasıl beceririm bilmiyorum.
Temmuz ayında gerçekleştirdiğim G.Doğu Arkeolojisi araştırma gezisi sırasında Siirt kırsalında bir mezranın okulunda rastladım bu grafitilere.Anladığım kadarıyla operasyon için boşaltılmış bir köyün okuluydu bu. Fotoğrafta da göreceğiniz gibi Botan Çayı’na bakan bir tepenin tam ucunda bir yere kurulmuş okul.
Yine düşünceme göre j.ö.h.(jandarma özel harekat) birliğine bağlı bir takım veya vb. burada uzun süre kalmış. Tepede vadiye bakan bir yerde kaldıklarına göre pusu atma amaçlı kullanılmış bir zamanlar okul. Buraya yakın bir kaç köyün 1993 yılında boşaltıldığını duydum. Belki o dönemden de kalmış olabilir diye düşünüyorum.Ama burada asıl dikkatimi çeken ve burada uzun süre kalındığına dair ipuçları veren şey grafitilere yansıyan psikoloji. Bu çalışmayı onun için yaptım zaten. Okulda konuşlanan bir grup askerin psikolojisini görmek çok ilginçti doğrusu.
Yine aynı yıldızlı tatilden bir başka geriye kalan. İlk kez karşılaştığım bir eğlence türü.İlk başlarda çocukların böyle bir şeye çok sevineceğini düşündüm.Ama oraya gittiğimde büyüklerin daha çok rağbet ettiğini gördüm.Akşamki dans pistinin üzerinden sahnenin ortasına boca edilen köpüklerin altında aşağıda izleyeceğiniz sahneler yaşandı.
Bol yıldızlı bir tatilden geriye kaldı bu fotoğraflar.(tanıyanlar bilir yıldızlı tatillerden nefret ederim.Ama her şey zamane çocuğu oğlumun merakı yüzünden yaşandı.)
O zamana kadar sadece filmlerde gördüğüm kızlarla bu kadar yakından bir ilişki kurmak oldukça sıkı bir deneyimdi benim için.
Aslında yaptıkları işin bu kadar ağır olduğunun farkında değildim. Hemen hemen her akşam-bazen gündüzde olabiliyor- düzenlenen bir etkinliğin parçasısın ve aslında aksesuarsın. Evet aksesuar. Manevi yönden ağırlığı bu. İşin birde fiziksel boyutu var tabiki. En az 2 saat hiç durmadan dans ediyorsun. Arada nöbet değişimi oluyor elbette ama çok kısa.Biraz terini atıyorsun, giysini değiştiriyorsun o kadar.
Görsellikle ilgili bir alanda yıllarca çalıştıktan sonra dansçı kızların da sahnede görsel materyal olarak kullanıldığını görmek şaşırtıcıydı. Dedim ya aksesuar görevi yapıyorlar. Sahnedeki şovu görsel yönden destekliyen birer aksesuarlar.Sadece pistte karartılmış ortamda dans eden, zaten içkinin tesiriyle kendinden geçmiş, rahatlamak isteyen bir grup insanın önünde bir takım figürler sergileyerek yapıyorsun bu işi.
Tamamen erkek egemen bir dünyaya ait bu sunum biçimini anlamakta zorluk çektim doğrusu. Çünkü dans pistinde dans eden tatilcilerin çoğu kadınlardan oluşuyordu.
Dansçı kızlar o kadar profesyoneldiler ki; işlerini yaparken zevk aldıklarını düşünüyordunuz adeta. Kimbilir belki de alıyorlardır.
Bu deneyimle ilgili en doğru şeyi zamane çocuğu sandığım oğlum söyledi yine de;
“Baba bu nasıl aşağılayıcı bir meslek ya, herkesin önünde yarı çıplak dans ediyorlar.Yazık değil mi bu kadınlara? ya..
Antep gezilerimden birisinde sabah erkenden gittik iplikçileri görmeye. Önce yukarı ve eski mahallelerde şimdi gitsem bulamıyacağım hissine kapıldığım yerlerde dolaştık bir süre. Ardından dar ve izbe bir yoldan ulaştık bu mağaraya.Dar, neredeyse bitişik evlerin arasında bir kapıyı aralayınca çölde vaha gibi karşımıza çıkıverdi. Birden geniş bir arazi içerisinde iki bölümden oluşan mağaraların sabah nemi ve küf kokusu yaladı suratımızı.Sabahın ilk ışıklarıyla buraya geldiklerini öğrendiğimiz işçilerin uyku mahmuru suratlarını gördük uzaktan.Önce hiç bilmediğim bir alanda ve zor ışık koşullarında neler yapabilirim ve ne çekebilirim ki diye düşünmeye başladım. Ardından her zamanki gibi içimdeki fotoğraf canavarı çıkıverdi. Büyük bir adrenalin salgılayarak çekime başladım.
Açıkçası ne yaptıklarını anlamaya çalışırken oldukça vakit kaybettim.Çünkü modern iplik tezgahlarının yanında bu işlem resmen ilkel kalıyordu. Yine de bugün bana işlemlerin sırasını, anlamını sorsanız doğru cevap veremiyebilirim.
Sonuç olarak beni zaten atmosfer, ışık ve yüzler etkiledi.Mağaranın derinlerine doğru gittikçe zayıflayan ışığın verdiği etki inanılmaz çekiciydi.Koca ömürlerini bu nemli duvarlar arasında geçiren yüzlere vuran kah homojen , kah doğrudan sabah güneşi içimdeki canavarı uyandırmaya yetmişti bile. Sonrasında aşağıdaki fotoğraflar çıktı ortaya ve bugün bile iyiki şahit oldum dediğim anılar kaldı geride. Onlarla bir mola anında içilen sıcacık çayın tadı damağımda.
Malum şimdilerde Çanakkale ve Edremit Körfezinde zeytin hasat zamanı. Ellerde sopalar, yerlerde yaygılar şu sıralar herkes zeytin topluyor.Sonrasında her yeri ağır bir yağ kokusu kaplıyacak. Fabrikaların dumanı tütecek. İnsanlar yeni yıl hasatlarını üretecek. Edremit Körfezi bölgesinin zeytinleri için “yağı iyidir” Gemlik zeytinleri için ise “sofralığı iyidir” derler. O yüzden olsa gerek Körfez de bir çok yağ fabrikası mevcut.
Ancak benim işim her zaman olduğu gibi yine eskiyle ve estetikle ilgili. Nerede bir eski zeytinyağı fabrikası görsem hemen içine girer bir kaç kare fotoğraf çekmeden edemem. Metruk yerlerin ruhu olduğuna inanırım. Ritsos’un “Ölü Ev” şiirinde
“beni bulamazsan, eşyayı bulacaksın,
elinin dokunduğu şeylere dokunacaksın,” der . Böyle bir inanç benimkisi.
Aşağıdaki fotoğraflar Güre’de bir eski fabrikada çekildi.
Urfa’da sokak aralarında gezerken rastladım ona. Ortaçağ etkisi veren dar bir geçitin altında oturmuş bana bakıyordu.
Önce önündeki tezgahtan dolayı ayakkabı boyacısı sandım.Sonra karşısında duran güvercinlere ilişti gözüm. Türk filmlerinden fırlama karakter oyuncularını andıran yüzüne tekrar baktım sonra. Yaşanmışlık izleriyle kaplı yüzünde bilinmeyen bir ifade vardı o an. Sokak aralarında izbe bir yerde rastlayınca ve yüzündeki bu ifadeyi görünce önce kaçak bir şeyler sattığını zannettim. Sonra gözlerimi ondan kaçırıp güvercinlere yönelttim. Bir kaç güvercin fotoğrafı çektim kapının önündeki kafesin arkasından. Benim güvercinlerle ilgilendiğimi görünce kalkıp yanıma geldi. “İçerde daha güzelleri var istersen” dedi.O zaman anladım onun kuşçu olduğunu. Biraz sohbet ettim.Yüzü çok etkilemişti beni. Kurulan ilk sohbetten de ilham alarak “fotoğrafını çekebilirmiyim”deyiverdim birden. O niçin çektiğimi sorgulayan bir yüzle bakarken ben birden hakimiyeti ele geçiriverdim. “şuraya otururmusun”, “şu tarafa bak” gibi komutlar verip bir kaç kare çekiverdim.
“İçerde neler var bakabilirmiyiz” deyince kapıyı açtı biraz ürkek. İçerde karanlık bir ortam da iki tane karanlık adam bir şeyler konuşuyordu. Aykan bu kadarı fazla daha ileriye gitme diyen iç sesimi her zamanki gibi dinlemiyerek “merhaba” dedim onlara. ” Kuşları çekiyordum da” . Anlamamış gibi yüzüme bakarlarken ben işime devam ettim sessizce. Önceki adamı mı yine arsızca kolundan tutup yönlendirerek ” şöyle bakarmısın”, “şunların yanında dururmusun”gibi sözlerle fotoğraf çekmeye devam ettim. O sırada diğer adamlar “vay artiz oldun lan” gibi sözlerle takıldılar benim karaktere. O arada “abi bak şu kuşu da çek”, “o gördüğün şu kadar para” diye bana da laf atıyorlardı. Şimdi düşünüyorum da aklımda ne onların fiatı ne de özellikleri kalmış. Dünya kadar güvercin gösterdiler oysa.” şu şöyle”, “bu böyle” diye anlattılar halbuki. Dedim ya ben adamın yüzündeki bugün hala düşündüğüm yaşanmışlığa takmıştım. Hiç tanımadığım yerlerde portre çekerken fazla rahatım niyeyse. Turist psikolojisi olsa gerek. Bir daha buralarda olmayacağım nasıl olsa düşüncesi.
O kadar fotoğrafını çektim adamın ismini bile bilmiyorum bugün. Genel tavrımdan ne kadar uzak geliyor bu davranışlarım. Kızıyorum kendime sonrasında ama elimde değil.
O yörede kuşçuluk çok yaygın bir meslek. Kafanızı havaya kaldırıp her baktığınızda bir çatıda uçuşan kuşları veya onları elleriyle havaya atan birilerini görüyorsunuz. Bildiğim kadarıyla takla atanları makbül. Paçalısı,paçasızı.
Yıllar önce izlediğim birdy filmi gelir aklıma ne zaman kuşçuları görsem. O zaman anlamaya çalışırım bu bende olmayan saplantılı duyguyu.
2005 yılının sonbaharında tanıştım onunla. “Aynı Şehirde Aklar Düşemedi Saçlarına” isimli sergimi hazırlamak için Gökçeada’ya gitmiştim.Ne kadar kalacağımı bilemediğimden tavsiye üzerine bir pansiyon da kalmaya karar verdim.Pansiyonun adı “Palyaço Yakup’un Yeri”ydi.
Oğlumla beraber gitmiştik. Girişte bizi kocaman plastikten bir dinazor heykeli bekliyordu.Bu bizi bekleyen ilk süprizdi, az zaman sonra bunu daha iyi anlayacaktık. İçeride bizi Yakup bey karşıladı. 70 yaşlarında sevimli bir ihtiyardı.Bizi eşiyle tanıştırdı. Sezon sonu olduğundan tüm odaların boş olduğunu söyledi. Yaşının çok üstünde enerjisiyle bizi hemen ele geçirdi. Diğer odaları, mutfağı vb. gezdirdi.Bu arada Türkiye dalgıç şampiyonluğu olduğunu, çok iyi bir balıkçı olduğunu, yıllarca palyaçoluk yaptığını, güreşte ödülleri olduğunu seri bir şekilde anlatıverdi. Çocukluğumun siyah-beyaz televizyonunun baş kahramanı olduğunu oracıkta hatırlayıverdim. Oyun treni vb. gibi çocuk programlarında hep o konuk olurdu.Çığlık çığlığa tüm çocuklar onun oyunlarını izlerdik.En çok ta yere düşen koca şapkasını bir türlü yerden alamayışına kahkahadan kırılırdık.
17 yıldan beri her şeyi bir kenara bırakıp, Gökçeada’ya yerleştiğini anlattı.Geçimini bu pansiyondan karşılıyormuş. Boş zamanlarında resim yapıyormuş. Resimlerine baktık birlikte. Hakikatende yabana atılmayacak, naif gelenekte işler yapıyordu. Sonrasında akşam yemeğinde neler istediğimizi sordu ve mutfağı gezdirdi. O arada da yine seri bir şekilde palyaçoluk yaptığı yıllardan bahsetmeye başladı. Yıllarca memurluk yaptıktan sonra palyaço olmaya karar verdiğini anlattı önce.İlk karısının kocasının palyaço olması fikrine bir türlü alışamadığından boşanmak istediğini, şimdiki eşinin ise (maliye memurluğundan emekli olmuş oda) onunla palyaço olduğu için evlendiğini anlattı. Oğulları da kabullenememişler yıllarca babalarının palyaço olmasını.
Yemekten sonra size bir sürprizim var dedi.Bizi tekrar resim yaptığı özel odasına davet etti. Duvarda asılı eski fotoğrafları gösterdi. Yılmaz Güney’le, Kamuran Akkor’la, Danyal Topatan’la turnelere çıktığını anlattı. Birden bire orada bir gardırobun üzerinde duran deri bir bavulu çekip aşağıya indirdi. Birden yüzünde palyaço ifadeleri belirdi ve Yakup amca resmen kendini kaybetti. Artık çocukluğumun Palyaço Yakubu karşımdaydı. Bavulun içinden o yıllardan kalma palyaço giysilerini ve malzemelerini çıkarıverdi. “Size bir gösteri yapacağım” dedi. Makyaj malzemelerini eline aldı yüzünü boyamaya başladı. O kırmızı burnu taktı. Damalı giysilerini giydi.Koca şapkasını taktı. Dev ayakkabılarını da geçiriverdi ayaklarına. Başladı değişik sesler çıkararak oyununu oynamaya. Ben böyle bir heyecan görmedim daha önce. O koca,yaşlı, olgun insan gitti, yerini kocaman, yaşlı, bir çocuk alıverdi.Gözler ışıl ışıl. Neredeyse ağlayacaktım. Yanımda oğlum ve ben zaman tüneline girmiş aynı zamanda buluşuvermiştik. Şapka numarasını yaptı , testereyle İtalyanca şarkılar söyledi. Oğlumla trompet çaldılar.
Sonra aradan bir kaç yıl geçti. Onu bir TV programında gördüm yeniden. Bir yetenek yarışmasında. Nejat Uygur’un çocukları jüri üyesiydi. Babalarıyla aynı zamanda meşhur olan bir insanın yeteneğini sorgulamak onlara verilmişti. Yakup amca elleri titreyerek son defa ünü yakalamak amacıyla onlara hünerini gösterdi. Şimdiki zaman çocukları için hiç bir şey ifade etmeyen gösterisi tam bir fiyaskoydu. Uygur kardeşler ayıp olmasın diye onu bir üst tura çıkardılar. Nasıl da sevindi çocuk gibi. O an içimde bir şeyler sızladı. gözümden bir damla yaş geldi. Sonrasında izlemedim o programı ne oldu bilmiyorum.
İşte size özetle anlattığım o üç günde çektiğim Palyaço Yakup fotoğraflarını gösteriyorum şimdi.
Çocukluğumun rutini kurban. Babam hala devam ettiriyor bu rutini. Benim bildiğim kurban sırat köprüsünden geçişte adanan kişiye yardım edecektir. Sırtında karşıya geçirecektir kesen kişiyi. Çocukluğumdan beri kesilen kurbanların hepsinin sırtına nasıl binilir ya da hangisi güçlüyse omu geçirecektir kişiyi karşıya, hala düşünürüm her kurban kesilişinde.
Büyüdükçe anladım ki etrafımızda herkes kesiyor, çocuklar özenmesin bizde keselim meselesine dönüyor iş. Ne zaman kurban bayramında Balıkesir’e gitsem babam kurbanı almış olur. Sabah bayram namazından sonra aşağıya iner, o soğukta sümüğünü çeke çeke kasaplıktan anlayan arkadaşına yardım edip sabah kahvaltısına bize kavurma yetiştirmeye çalışır.
Annem bizi hazırlıklar tamamlandığında uyandırır kavurmayı yapmaya koyulur. Bu rutinlerini hiç bozmadılar. Kendi ailelerinden gördüklerini bize de yaşattılar. Bizim tarafımıza baktığınızda ise bu rutin benimle kesintiye uğradı. Böyle bir dünya görüşüne sahip olmadığım için kendi çocuğuma da yaşatamadım bu duyguyu. Etrafımdaki çoğu arkadaşımında bu rutini bozduğunu görüyorum.
Ama geriye dönüp çocukluğuma baktığımda bu olayın beni ne kadar heyecanlandırdığını düşünürüm hep. En çokta o ailenin sabah kahvaltısında heyecanla sofraya gelecek olan kavurmayı beklemesini.
Deve Güreşlerini hep duyardım da gitmişliğim hiç yoktu. 2004 yılının Mart ayında ilk kez gittim. Hep sıradan ve dövüşen deve fotoğrafları gördüğümden olacak ki oldukça isteksizce gittim doğrusu. Ama sahaya girişten itibaren bambaşka bir ortamın beni beklediğini anlamıştım. Karacaören köyünün girişinde jandarma içeri girenleri tek tek kontrol ediyordu. Karacaören köyünün toprak alanında yapılacak deve güreşleri için köylüler bir bariyer yapmış ve giriş ücreti alıyorlardı.
Köyün girişinden itibaren gelen zurna ve davul sesleri orada olacaklardan ip uçları veriyordu aslında. Ama yine dedim ya önceki fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla bol bol dövüşen deve göreceğim zannediyordum. Alana girer girmez deve sucuklarının etrafa yayılmış kokusu, ağızları köpürmüş , sahipleri tarafından süslenen ve dövüş sırasını bekleyen develer karşıladı beni. Yoğun bir şekilde fark edilen tek şey aslında kimsenin deve güreşleriyle ilgisinin olmadığıydı.
Ardından 2005 yılında tekrar gittim Karacaören’e. Gördüğüm farklı görüntüler bana yerel halkın eğlence anlayışı hakkında derin örnekler sundu.
Fazla söze gerek yok aslında görüntüler her şeyi anlatıyor.
Çanakkale’de her yıl “Deliler Günü” ismi altında bir grup insan toplanıyor ve Lâpseki Duman dağına çıkıp hava kararıncaya kadar eğleniyor. Sadece eğlenmekle kalınmıyor tabiî ki. Birde yeni başkanlarını seçiyorlar. Ayrıca yeri gelmişken deliler derneğine yeni üye seçimleri de yapılıyor. Benim bu fotoğrafları çektiğim yıl (2005) Deliler Bayramının 8. düzenleniyordu. Başkan adaylarından namı diğer Pompa Metin (aynı zamanda o gün itibariyle başkandı kendisi) ve Hasan Canik kıyasıya bir başkanlık yarışına girmişlerdi. Hasan Canik Samsun’dan bu seçim için kalkıp gelmişti.


Kille koyu Çanakkale’nin Eceabat kıyısında yer alan ve dalyan balıkçılığı yapılan nadir koylardan birisi. Dalyan balıkçılığı için en önemli unsur akıntı olmayan bir koya kurulmuş olması. Yılın hemen hemen her ayı rüzgâra açık olan Çanakkale’de böyle koylar bulmak oldukça zor. Zaten bu yüzden dalyan balıkçılığı, Çanakkale boğazın da sıkça yapılan bir şey değil. Kille koyu da bu ender yerlerin en önemlilerinden birisidir diyebiliriz.

Balıkesir/Havran’da bir hek ayıklama atölyesinde rastladım ona. Yüzündeki samimi ifade etkiledi beni. İşini çok sevdiği belliydi. Çalışma alanı içerisinde keyifle poz verdi makineme.
Geriye kalan tek üzüntüm hala fotoğrafları ona veremem oldu.
| aykanozener on Midyeci Savaş | |
| nesrin on Midyeci Savaş | |
| aykanozener on Balık Sırtı Yaşamlar-1(Gelibol… | |
| Büşra on Terkedilmiş Masumiyetler… | |
| Hasan Basri Yontar on Balık Sırtı Yaşamlar-1(Gelibol… |
WordPress.com'dan blog alın. Tema Nishita, Brajeshwar tarafından yapılmıştır.