Yedi Yıldız…

Şu sıralar kim bilir kaç kişi tatil hayaliyle yatıp kalkıyor. Hele o büyük şehir insanının koşuşturmaca içerisinde geçen koskoca bir yıldan sonra öyle bir ihtiyacı vardır ki tatile. Plazalar, kalabalık sokaklar, yıldıran trafik kargaşasından sonra bir haftalığına da olsa ilaç gibidir tatil. Yaşam biçimine veya ekonomiye göre belirlenir tatil yerleri. Ben onca yorgun geçen bir kış sonrası seçilen beş veya yedi yıldızlı tatili hiç anlayamayanlardanım dır.Zira yine bir sürü insan bir arada, o aktiviteden diğerine koşuşturmaca içerisinde günde dört öğün yemek kuyruğunda ve deniz varken girilen havuzda gerçekleştirilen faaliyetler.Anlatırken bile yorulurum ben.

En güzel tatillerini Marmaris’in Orhaniye köyünde ve koylarında, Assos’ un ıssız sahillerinde geçiren eşim ve ben bu geleneği 2010 yılında oğlumuz hatırına bozduk. Ve onun gönlünü alalım diyerek bir haftalığına yedi yıldızlı bir tatil köyüne gittik. ( beş yıldızlı dan kaçarken, nasıl sa bir daha gitmeyiz düşüncesiyle yedi de karar kıldık )

Tatil köyünün kapısına geldiğimde dev bir tesisin içine girdik. Kendi ritmini tutturmuş, bacası tütmeyen dev bir fabrikaydı sanki. Ama alan o kadar genişti ki  kampta kimse yokmuş kadar sakin bir ortam vardı.

Sonrasında yaşanan rutini(her gün aynı aktiviteler yapılıp, farklı şovlarla geçen bir hafta) aşağıdaki fotoğraflarda göreceksiniz. Ha bu arada bu fotoğraflar oğlumun ” baba orada da fotoğraf çekeceksen hiç gitmeyelim” serzenişleri içerisinde çaktırmadan çekilmiştir. 21. yüzyılda ki tatil anlayışlarına bir nebze belge oluşturması düşünülerek çekilmiştir.

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Görsel

Geçmişin Son Kıyılarında…

Çanakkale’ye geldiğimden itibaren yaptığım çalışmaların bir çoğu deniz kıyısında geçen hikayelerden oluştu. Sürekli deniz kıyısında rastladığım hikayeleri fotoğrafladım. Bu çoğu zaman balıkçıların hayatları ve onlara ait izler oldu. (Balık Sırtı yaşamlar1 ve Balık Sırtı Yaşamlar-II, midyeci savaş, Den-İZ Kıyısı’ n da gibi)
Şimdi izleyeceğiniz çalışmada ise geçmişlerini geride bırakmak üzere olan mültecilerin , yeni hayatlarına başlamak için bir kaç gün geçirdikleri kıyılara bir bakış var. O kıyılarda onlara ait izler aradım durdum. Çoğu zaman bu kıyılarda mültecilerin kendisine de rastladım. Genellikle Afrika ve Arap kökenlilerdi. Kimi zaman kasabanın bakkalın da, kimi zaman ise karşı kıyıyı izlemeye dalıp gitmiş halde buldum onları.
Sonrasın da Bilgi Üniversitesi’nden arkadaşım Ethem Özgüven ve Midilli’den bir sivil toplum kuruluşunun gerçekleştirdiği ortak bir gruba dahil oldum. Kayiki isimli bir proje başlattık. Bu proje kapsamında mültecilerin yüzlerini göstermek yerine sadece yaşadıkları ortamları insanlara göstermenin daha etkili bir yol olduğuna karar verdik. İşte burada göreceğiniz fotoğraflarım bu amaçla çekilmiş fotoğraflardan ve daha öncesinde başlamış olduğum, onlara ait izler üzerine çektiğim fotoğraflardan oluşuyor.
Aşırı yük yüzünden batan lastik botlarla sulara gömülen, dövülen, boğulan ya da yaralanan mültecileri, Ege’nin her iki kıyıdasındaki güvenlik güçlerinin olumsuz tutumları, insan kaçakçılarının elinde ciddi mağduriyetlere uğrayan, insanlık dışı koşullarda seyahat etmek zorunda kalan insanlarla ilgili haberleri çok sık duyuyor ve izliyoruz. Ancak onlara ait bilgimiz sadece bunlardan ibaret. Bunun dışında bu insanların ülkelerinden kopup gelmelerinin insan hakları ihlalinden kaçış veya ekonomik sebeplerle olduğu gerçeğini unutuyoruz. Onları hemen ötekileştiriyoruz. Dünya üzerinde bir çok mülteci kampı var. O kamplardaki mülteci yaşamlarına dair bir çok proje izliyoruz. Ancak artık bunun insanları çok etkilediğinden şüphe duyuyorum. İşte bu yüzden bu çalışma da onları görmeyeceksiniz fakat onların ruhlarını hissedeceksiniz. Bundan sonra bu fotoğraflara benzer mekanlardan geçtiğiniz de artık onlar da gelecek aklınıza. Yaz tatili için geldiğiniz kıyılarda kıyıya vuran bir takım eşyalar size onları hatırlatacak artık. Kafanızı kaldırıp baktığınız karşı kıyılarda kim bilir kaç mültecinin bilinmeyen bir yolculuğa doğru çıktığını hayal edeceksiniz. Ucuz bir Çin malı çocuk şişme yatak kalıntısı size birden kendi çocuğunuzla mülteci olsanız yapacaklarınızı hatırlatacak, kıyıya vurmuş bir kırık ayak ateli yine küçük bir çocuğun karşı kıyıya hızlı gidebilmek adına acılar içinde kıvrandığı halde verdiği mücadeleyi hatırlatacak , İçi bir sürü adres ve karalamayla dolu bir defter mültecinin ruh halini anlamanızı, çalılar arasına kurulmuş derme çatma yataklar, içilen hapların kutuları sağa sola dağılmış vesikalık fotoğraflar bir çok çağrışımı beraberinde getirecek.
Evet tüm bunlar geçmişlerini bıraktıkları son kıyılar olan ege kıyılarında çekildi. Yani yeni hayatlarına başlamak için geldikleri son kıyılarda…


Okumaya devam et

Midyeci Savaş

Doğma büyüme Sarıçay’da yaşıyor . Sarıçay Çanakkale’yi ikiye ayıran küçük bir çay. Çayın denize açılan ağzında, Çimenlik Kalesi” adında bir kale mevcut. Savaş’a göre köklerini bu kaleye borçlu. Çünkü bu kalenin yapımı sırasında askere alınmayacakları sözü üzerine çalışmaya başlamış ataları gidemeyip burada kalmışlar. Çanakkale’yi bilenler Kilitbahir Kalesi’ni mutlaka görmüştür. Tam karşısından bakıldığında görülen kaledir, Çimenlik Kalesi. Hemen kalenin dibinde kurulu Roman mahallesinde doğmuş işte Savaş. Gururla söylüyor Çanakkale’nin en eski yerleşenleri olduğunu. Çocukluğunda kıyısında top oynadığını, susayınca bu çaydan su içtiğini, dil balıkları çaya yumurtlamaya geldiğinde ellerinde şişlerle onları avladıklarını. O zaman mahallede herkesin işi var. Şimdiki gibi ekmek aslanın ağzında değil. Çocukluğu suyun kenarında geçen bir çok kişi gibi o da geçimini denizden sağlıyor. Küçük bir sandalı var. O sandalla evine bakıyor yıllardır çalışarak.

Midyecilik yapıyor. Her sabah sandalıyla açılıp bir liman altında bulunan midye tarlasına gidip, gerektiği kadar veya aldığı sipariş kadar midye çıkarıyor. Kendisine atasından yadigar kalan bu tarlayı canı pahasına koruyor. “Burası benim ve ailemin canı, canımı benden almaya kalkanın bende canını alırım” diyecek kadar. Liman altındaki midyeleri değişik boyutlara göre ayırmış kendince. Ne zaman hangisinin büyüyeceğini biliyor ve o sıraya sadık kalarak çıkartıyor midyeleri. Bazı aylarda midyelerin beyaz bir sıvı yayarak dölleme yaptıklarını anlatacak kadar da biliyor işini.

Ben Savaş’ı Çanakkale’ye geldiğimden beri tanırım.Yani 11 yıl olmuş dostluğumuz.  Onu hep çalışırken gördüm. Hatta ailecek çalışırlar. Eşi  her daim yanındadır. Bazen midyeye birlikte gittiklerine de şahit olmuşumdur. Gitmediği zamanlar dönüşlerinde ayıklama işlemine mutlaka yardımcı olur. Bir ayağını dalgıçlık yaptığı zamanlarda kaybetmiş Savaş. İçkiye çok düşkün. Ekonomik sebeplerle şarabın hep kötüsünü içer. Şarap olmadığında ise bira.

O gün bende takıldım onlara. Aşağıda onların her gün yaptığı rutinden fotoğraflar göreceksiniz. Yanında o gün ilk kez gördüğüm yardımcısıyla beraber çıktık. O da akrabası. Baştan beri bir büyük hayalleri var. Aşağıda göreceğiniz “Bizim Asker” isimli tekneyi almak istiyorlardı. Hatta almışlar. Onunla daha büyük paralar kazanabilecekleri balık avına çıkmaktan bahsettiler.

Dün Çanakkale’nin yerel basınından birisinde -Sarıçay’da Kaçak Midye avına çıkan kişiler tutuklandı- diye bir haber okudum. Onların olmasını hiç istemiyorum.

Okumaya devam et

“Okul”

1 yıl 365 gün 52 hafta ve 12 aydır. Bir yıl boyunca her gün köy okulları sabaha yalnız uyanır. Olmayan öğretmenler, olmayan sınıfların kapılarını açar ve olmayan anne babaların olmayan çocuklarını içeri alır. Köy okulları, unutulmuşluğun, yok sayılmışlığın ve terkedilmişliğin resmi ilmuhaberleri, suskun tanıklarıdır. Devletin bir büst, iki mevsimler panosu bırakarak kaderine terkettiği köy okulları, elleri çıplak, gözleri çapaklı çocukların tek çıkış yoludur.

Köy okulları son 10 yıldır gerçek anlamı ile terkedilmişliği ve unutulmuşluğu yaşıyor. 10 yıl kadar önce devlet, önemli sayıda köy okulunu kapattı. Öğrencilerini daha güneş doğmadan gruplar halinde  toplayarak araçlara bindirip uzaklara, bilmedikleri tanımadıkları köylere, öğretmenlere, okul bahçelerine taşımaya başladı.

Kimi yerde şiddet, kimi yerde tarikat politikaları, kimi yerde yoksulluğun kahredici hükümleri egemen oldu. Kârlılık, verimlilik, kalkınma sözlerinin göz kamaştırıcı vaatleri hüküm sürerken okulları korkunun ölüm sessizliği sardı.

Siyah takımlı, makam arabalı beyler köylere hizmet götürmenin ne kadar zor olduğunu söylediler; çetin doğa koşullarını, güvenlik problemlerini anlattılar; yoksunluktan korkan öğretmenleri köylere gönderemediklerinden bahsettiler; ama devletin gidemediği mayınlı tayınlı, tozlu topraklı, karlı virajlı yolları öğrencilerin gitmesinde bir sakınca görmediler.

Milli Eğitim Bakanı, taşımalı eğitimi anlatır ve savunurken bu işin ne kadar kârlı olduğundan dem vuruyor; maliyet hesapları ve tasarruf tedbirleri sıralıyor, dilinden rakamlar ve paralar dökülüyordu.  “Peki ama ya çocukların eğitimi?…” diyen çatlak sesler, “milletin devleti ile bölünmez bütünlüğü” uğruna susturuluyordu.

700 bine yakın öğrenci, 700 bine yakın çocuk, devlet baba onları koruyamadığı, köylerine asker ve imam gönderdiği halde öğretmen gönderemediği için her gün bir köyden diğerine sürükleniyor. Ekonomi tablolarının okları ve borsa grafiklerinin eğrileri öyle istemediği için “devlet baba” parasını, imkanlarını ve ilgisini bu okullardan esirgiyor, okulları İŞLETME, öğrencileri MÜŞTERİ, eğitimi TİCARET olarak gören şirket-devlet, müflis bir tüccar gibi, elden çıkaracağı en kolay malını, okullarını terkediyor.

Halbuki, köy okulları iki Atatürk fotoğrafı, sahte deriden ucuz sümenli masalar, bir müdür ve bir hademe ile kuran herhangi bir devlet dairesinden başka anlamlar taşır. Köy okuları hayatı öğretirdi, askerlik ya da düğünler olmasa köyünden hiç dışarı çıkamayacak çocuklara dünyayı getirirdi. Köy okulları, varolduğu bilinen farklı bir dünyaya açılan kapıydı. DMO damgalı dünya haritalarında görünmeyen köyün çocukları her sabah o haritalara bakarak hayal kurarlardı. Çocuklar, boyası çoktan dökülmüş insan maketleri üzerinde çalışırken, “Arapça dua eden insanın Latince kemik adlarını” öğrenirdi. Devletin kitap göndermediği okul kütüphanelerinin duvarına yazılı “Türkiye Cumhuriyetinin temeli kültürdür” yazılarını heceleyerek okurlardı.

Parkı, oyun bahçesi olmayan köyün çocukları için okulların bahçesi oynamak için tek mekândı; Sert toprağın erkenden nasırla bezediği küçük eller birbirine dokunur ve birbirinden kaçardı. Resmi bayramlarda, törenler sırasında ellerine küçük bayraklar tutuşturulan çocukların “devlet baba” ile ilk buluşmasının mekânı köy okullarıydı. Cumhuriyet cumhura sahip çıkacaksa eğer ve çocuklar “devlet baba”dan pek çok kereler yiyecekleri tokattan önce bir miktar şefkat göreceklerse eğer köylerdeki okullar tam yeriydi.

Son on yılda kaderine terkedilmiş köy okulları, çocuk cıvıltılarıyla birlikte neşesini kaybetmiş okul bahçeleri, yakıcı bir ironiyle üzeri tozlanmış devlet sloganları, büstler, panolar… geri kalmışlığın utancını bir kez daha hatırlatıyor.

Hiç köy okulu görmemişseniz bile tanıdık gelebilecek, devlet buyurganlığının ve umursamaz uzaklığının fotoğrafları bunlar. Zorunlu göçlerin en acısının, ufacık çocukların oradan oraya sürgün edilmesinin fotoğrafları. Nice devletler kurmuş olmakla övünen bir ulusun, bir uygarlık kuramadığını bilerek içten içe, yersiz yurtsuzluğuna kılıf uydurmasının fotoğrafları.

Bir yeri bırakıp giderken insan kendisini de terkediyor ve her terkediş daha bir yalnızlaştırıyor yerini yurdunu arayan bu ulusu. Terkedilmiş evler, terkedilmiş köyler, terkedilmiş dağlar, ovalar, ırmaklar, terkedilmiş anneler, kadınlar ve çocuklar, terkedilmiş diller ve gözler, tarihinin yazıldığı bu topraklarda ilkokul çocuklarına terketmeyi öğretiyor.

Yazı: Yrd.Doç.Murat GÖÇ

Okumaya devam et

Balık Sırtı Yaşamlar-2 (Kepez Balıkçıları)

Çanakkale’ye geldiğimden beri tanıyorum bu bir avuç insanı.Daracık bir alanda yaşam mücadelelerini sürdürüyorlar. Gelibolu/Ecekoy’daki arkadaşları gibi onlara da ata yadigari bu iş.Son yıllarda Çanakkale’nin hızla büyümesi sonucunda onlarda nasibini alıyor bir süredir. Çarpık kentleşme onlarında en büyük problemi. Önce yanıbaşlarına koskoca bir liman konduru verdiler. Merkeze yanaşamayan büyük turist gemileri, Kale seramik vb. yerlerin nakliye işleri bu limandan yapılacaktı. Ardından liman bir sürü el değiştirdi. Petrol depolama alanı bile oldu sonunda. Şimdilerde GESTAŞ’ın yolcu taşıma gemileri de buraya yanaşıyor. Hemen yanıbaşında Kepez meyvalıklarının sahille buluştuğu yerde Kepez balıkçılarının küçük bir  sığınağı var.Sığınağın sol tarafında Belediye halk plajı ve bu sığınak arasında 300 metrelik bir alan içerisinde konuşlanmış balıkçılar.

Dedelerinin babaları 27 hane olarak Bulgaristan’dan  göç etmişler. Çanakkale Kepez köyünü (ilk  adı Hamidiye köyü) kurmuşlar. 26 hane çiftçilik (sebzecilik, meyvacılık)le uğraşırken 1 hane balıkçılık yapmaya karar vermiş. Akıntılı Burun’da o günden beri manyat’la balıkçılık yapılıyor.

TEKNİK:

Bu mevkide akıntı çok kuvvetli olduğundan balıklar göç mevsiminde burada kıyıdan gitme yolunu seçiyor.

Balıkçılar gözetleme kulelerinin üzerinden gözetleme yapıp, balıkların geçtiğini gördüklerinde , üst taraftaki tayfalara mola diye bağırıyor  ve geçen balığın önünü manyat’la çeviriyorlar.

Bu teknik hiç değişmemiş.Akıntı çok olduğundan başka tür kıyı avlanması  yapılamıyor.Bu bölgede bu usülde ikinci avcılık sadece Kilitbahir Namazgah Feneri önünde yapılmaktadır.

TAKIM REİSİ

ALIÇO KAPTAN: ( Halil TOPSOY)

1946 Kepez doğumluyum. Balıkçılık yaparak SSK dan emekli oldum.

1960 yılından beri Akıntılıburun mevkiinde manyat(bir çeşit ağ) la avcılık yapmaktayım. Mevsimlere gore (Mart,Nisan,Mayıs aylarında) Zargana, Kefal, Mırmırıs, Lüfer, Gümüş, Sarpa türü balıklar avlıyoruz.Her geçen gün kuralsız av yapıldığından balık neslinin çok hızlı bir şekilde tükendiğini görüyorum.

Ilk yıllarımızda ufak istakozların, böceklerin, hatta 10-15 kg lık çıplak balıklarının yakalandığını bilirim.

Şu anda herkes resmen her türlü balık katliamını yapıyor. Ben de bu durumdan büyük üzüntü duyuyorum.

İki oğlum ve eşime sadece bu işi yaparak baktım. Ancak şu anda zor günler yaşıyorum.

CİHAT SAZLI : TAYFA

1957 Kepez doğumluyum. 12 yaşından beri balıkla uğraşıyorum. Asıl mesleğim tekne ustalığı. 2 yıldır ekibin üyesiyim. Ondan once Dardanel Spor Kulübünün teknik elemanıydım.Oradan emekli oldum.Güzel sanatlar resim bölümünden mezun bir kızım birde ilköğretimde okuyan bir oğlum var.Onlar için yeniden balıkçılığa döndüm.

Çok çeşitli balıklar gördüm. Şimdi ise çok az çeşit görüyorum.

Okumaya devam et

Balık Sırtı Yaşamlar-1(Gelibolu/Ece limanı Balıkçıları)

Uzun yıllardır hep Hemingway’in balıkçılarına öykünürdüm. Ne zaman deniz gelse aklıma,  gözümün önüne hep duvarlarda kurutulmuş deniz ürünleri, tavanlardan sarkan ağlar, basit yaşamlar, derme çatma malzemelerden yapılmış balıkçı kulübeleri vb. gelirdi. Çanakkale’ye geldiğim günlerden itibaren hep böyle bir çalışma yapacak mekan aradı durdu gözlerim. Sonunda bir dostumun tavsiyesiyle buldum Ece Limanı’ nı. İlk fırsatta alet edavatı ve çadırımı toplayıp yola koyuldum. Bana orayı tavsiye eden arkadaşımın bir yakını beni oraya götürebileceğini belirtti. Çünkü orayı herkesin bulamıyacağını ve kendi arabamla gitmemin bozuk yollardan dolayı riskli olacağını söyledi. Nereden bilirdim beni götüren kişinin Ece Koy’daki balıkçılarla küs olabileceğini.Beni Ece Koy’un ortasında bırakıverdi elimde eşyalarımla.”Abi Ece Koy burası, ben bu adamlarla konuşmuyorum.Gerisini sen halledersin” deyiverdi. Birazdan aşağıda göreceğiniz köyün ortasında ben ve bana bakan tanımadığım onlarca yüz. Sonunda kendime gelip birilerine seslendiğimi hatırlıyorum. ” Merhaba ben sizlerle bir fotoğraf çalışması yapmak için geldim buraya. Bana çadır kurabileceğim bir yer gösterebilirmisiniz?” İlk şaşkınlığını atan yüzlerden birisi ” Abi burada biz varken çadırda kalınır mı?” dedi. Eğer benim için bir mahsuru yoksa boş olan balıkçı barınaklarından birisine yerleşebileceğimi söyledi bana. Böyle bir teklife havada atladım tabiki.

Sonraki bir iki gün etrafı, insanları, yaptıkları işleri tanımaya çalıştım. Boynuma astığım fotoğraf makinemle tek bir kare çekmedim. Onlar adeta beni ve makinemi unutuncaya kadar sürdü bu. Günlük işlerinde yardım ettim onlara. Şakalarına karıştım. Kavgalarını , sohbetlerini izledim bir süre. Kimde çay varsa,  kimde yemek yapılmışsa gizlice öğrenip,  bende baskınlar yaptım, kuruldum sofralara, onlar gibi. Sonrasında gerisi kendiliğinden geliverdi işte. Yaklaşık yirmi gün kaldım onlarla birlikte. Geride hala devam eden güzel dostluklar ve anılar kaldı . Yediğim balığı her zerresine kadar ziyan etmeden yiyorum şimdilerde. O balığın soframa gelene kadar ki emek sürecini biliyorum çünkü. Çalışmaya giderken,  filmlerdeki gibi her gün rakı-balık yapacağımı düşünüyordum. Oysa oradaki insanların yakaladığı her balığın ailesinin bütçesini oluşturacağını öğrendim. Yakalanan her balık başına alınan ücret onlar için o kadar önemliydi ki; ellerinden gelse hiç balık yemeyeceklerdi. Ağlardan geriye kalan , yıpranmış balıklar toplanıp, ayıklanıyor,içerisinde satılamayacak kadar defolu olanlar toplanıp ( o da o gün balık varsa) akşam soframıza geliyordu.

Limana 7 km. uzaklıktaki Beştepe Köyün’e 600 yıl önce Balıkesir’in Dursunbey ilçesinden gelmişler. O zamandan beri balıkçılık ve tarla işleriyle uğraştıklarını öğrendim. Osmanlı zamanında Rumlardan öğrenmişler balıkçılığı. O zamandan beri ata yadigari olarak sürdürüyorlarmış bu işi.Çoğu zaman yukarıya köye gitmedikleri oluyor. O yüzden yasak araziye kurdukları derme çatma ahşap korunakları evleri gibi olmuş neredeyse.Kadın erkek birlikte çalışıyorlar.Ama kadınlar aynı zamanda hem balığa çıkıyor, hem tarlada çalışıyor hemde ev işlerini yapıyorlar.

Eylül ayında gittiğim için bölgede henüz balık akını başlamamıştı. Kimi teknesini az sonra başlayacak balık akınlarına hazırlıyor kimiyse ağlarını tamir ediyordu. Sekiz metrelik teknelerin burun kısmının altında iki küçük cam pencereden izliyorlar balık sürülerini. Tekneye bir kişi yüzükoyun uzanıyor, camlardan denizi izliyor.Lüfer gerçek beklentileriydi. Çünkü doyurucu para onula geliyormuş. Lüfer sürüsü liderini takip ettiğinden dolayı pencereden bakan kişi lideri bekleyip geldiği anda dümendeki diğer kişiye yön veriyor.Ağlar sürünün etrafına çevrilip, çekiliyormuş. Koydaki hareketliliği akın zamanı dışında yürütülen dalyancılık sağlıyordu. Günde iki kez teknelere binilip açıkta konuşlanmış dalyanlar kontrol ediliyor.Ağlara takılan balıklar toplanıyordu. Her sabah erkenden gelen kamyonetlere yükleniyordu kasalar.Köyde yaşayan bir kaç çocukta babalarını her daim izleyerek öğreniyorlar bu işi. Günleri kah teknelerin arasında oynayarak, kah bisiklete binmekle geçiyordu. 2004 Eylül’ünde yaptığım bu çalışmayı tamamen filmle yaptım. Bine yakın karenin hepsini sizlere izletmeme olanak yok. O yüzden seçtiğim bir kaç kareyle anlattıklarımı sizlere göstermeyi nasıl beceririm bilmiyorum.

Okumaya devam et